Hürseda Haber
16-04-2018 - 11:00
 

Umutları Geciktirmek

İslam dünyası toplumlarında, aklın ve bilginin tahrir edilerek, geleneğin belirleyici hale gelmesi, batıni müşahedenin mutlaklaştırılması, İslami yeteneğin bastırılarak, etkisiz hale getirilmesine neden oldu. Akıl ve bilgi karşısında geleneğin önceliği, bugün de önceliğini koruyor. İslam dünyası ülkelerinde, bütün yönetim biçimlerinin, geleneksel dindarlıkla uzlaşmış olmaları bu gerçeğe işaret eder. Geleneksel dindarlık biçimleriyle uzlaşmak, İslami bütün ve temeller adına değil, bu bütünün kimi parçaları için, sembolik meşruiyet taleplerinde bulunmak anlamı taşıyor.

İslami bütüne ilişkin, İslami bütünün meşruiyet ve otoritesine ilişkin, tahayyül ve tasavvur özgürlüğüne sahip olamamak, düşünsel/kültürel/felsefi/entelektüel ve siyasal iktidar alanına sahip olamamakla yakından ilgilidir. Müslümanlar olarak sömürgeci paradigmanın daimi tüketicileri haline geldiğimiz için veya getirildiğimiz için, sömürgeci sisteme, dile, bilgiye nereye kadar, nasıl, hangi ölçüde, hangi sınırlar içerisine kalarak muhalefet edeceğimize, direneceğimize ve reddedeceğimize de sömürgeci irade/düşünce karar veriyor. Sömürgeci dil/bilgi, tasavvur ve tahayyül yeteneğimizi de kontrol altına aldığı için, İslami bütüne ilişkin varoluşsal özgürlükleri, İslami anlamda tasavvur ve tahayyül edemiyoruz.

Sömürgecilik yoluyla gerçekleştirilen sözde modern evrensellik, farklı öznelliklerin/yapıların/yöntemlerin yetersiz, aşağı ve bağımlı öznellikler olduğunu iddia edebiliyor. Gerçek bir evrenselliğin hiçbir farklı’yı kategorize etmeyeceğini biliyoruz. Sömürgeciliği modern projeden bağımsız bir süreç olarak görerek, sömürgeciliğe karşı direnişi savunurken, modernliği içselleştirmeye çalışmak çok derin bir çelişki ve bilinçsizlik içerisinde bulunmaya devam ettiğimizi gösterir.

Günümüzde Avrupa değerlerinin, referanslarının, paradigmalarının, İslam dünyası toplumlarında da kabul görerek benimsenmesi, “kültür emperyalizmi” söylemini/konusunu tartışmalı hale getiriyor. Çünkü böylesi bir durum emperyalizmle de uzlaşılabileceğini de gösteriyor. Burada, toplumlarımızın çok derin bir yanılsama ile karşı karşıya bulundukları son derece açıktır.

“Beyaz adamın misyonu” veya “uygarlık misyonu” perspektifinin, dilinin, söyleminin, düşüncesinin, bu perspektifin ve dilin oluşturduğu değerleri, referansların ırkçı temelde oluşturulduğunu, dolayısıyla da toplumlarımızın ırkçı bir emperyalizmin değerlerine, referanslarına maruz bırakıldıklarını ya da emperyalizmin boyutlarının farkına varamadıklarını kaydetmek gerekir. Modern zamanlarda ırkçı-etnik temelde oluşturulan bilgi-tarih-felsefe ve kültürün, ortak insanlık-ortak dünya bilincini bütünüyle yıkıma uğrattığı bilinen bir gerçektir.

Günümüzde ırkçı-etnik temelde oluşturulan Avroamerikamerkezci dünya görüşü, bütün dünyayı belirsizliğe sürükleyen siyasal ve ideolojik akıldışılıklar sergiliyor. İnsanlığın dünyası ırkçı ve ideolojik mülahazalarla büyük ölçüde duyarsızlaştırıldığı için, emperyalistsiyonist politik kötülükler pervasızca gerçekleştirilebiliyor. Tanımlanması, tarif edilmesi mümkün olmayan bir dünyada yaşadığımız için, etrafımızda olup bitenleri anlamakta güçlük çekiyoruz. Böyle bir dünyaya katlanmaya devam ettikçe her şey çok daha tehlikeli hale geliyor.

İslam dünyası toplumları geçmişle çok fazla oyalandıkları, tarihi savsakladıkları, bu nedenle de sistematik bir şekilde nesneleştirildikleri halde, bu nesneleştirici süreçleri farkedemediler. Dışarıdan dayatılan her şey İslami yanımızı değersizleştirdi. Neye inanmamız gerektiğini emreden ideolojilerin otoritelerini aşmayı/sorgulamayı/reddetmeyi başaramadık.

Günümüzde de kapitalist hayat tarzının ve kültürünün toplumlarımızı büyük ölçüde dönüştürdüğünü ve sekülerleştirdiğini gereği gibi görmüyoruz. İçerisinde bulunduğumuz şartlarda İslami temelde nasıl düşünüleceğini, nasıl düşünmemiz gerektiğini bilmiyoruz. Kısa vadeli ilgiler, ortak bir gelecek kaygısı taşımadığımızı gösteriyor. Toplumlarımızda bugün için geçerli olabilecek, söyleyecek sözü olmayanlar hamasete başvuruyor. Hangi toplumda olursa olsun, hamasetin öne çıkışı bütün sorumlulukları geciktirdiği gibi, bütün umut’ları da geciktiriyor. Medya aracılığıyla bütün olguların kolaylıkla manipüle edilebildiği duyarsızlaştırılmış bir dünyada yaşıyoruz. Olguların manipüle edilebildiği toplumlarda insanlar gerçeğe bütünüyle yabancılaşırlar. Hangi toplumda olursa olsun, bir toplumun manipüle edilmeye elverişli hale gelmesi, gelecek açısından umut kırıcıdır.

Hayatlarını bilgisayar ekranlarının karşısında geçiren genç kuşaklar tek boyuta mahkum kısıtla hayatlar yaşadıkları için, ahlaki/düşünsel/kültürel/entelektüel kaygıları ve sorumlulukları umursamıyorlar. Herhangi bir şey hakkında kafa yorma ihtiyacı duymayan genç kuşaklar, dramatik bir bilinç-kültür krizi ile karşı karşıya bulunuyor. Sloganlar ve klişelerle düşünenler bunların ne anlama geldiğini, ne işe yaradığını bilmiyor. Anlam arayışının yerini, statü arayışı alıyor. Büyük fikirler, nitelikler ve özgürlükler için mücadele etmiyoruz. Herkes daha az kötü olanı seçmenin yollarını arıyor.

Kaybettiğimiz şeylerin nostaljisi ile avunuyor, avutuluyoruz.

İslam toplumları bütünlük vizyonunu/bilincini kaybettikleri günden bu yana, etnik hareketlerin yükseliş ve düşüşleriyle, mezhepçi hareketlerin yükseliş ve düşüşleriyle doğrudan ilgili gerilimler yaşıyor. Bu durum Müslümanlar olarak bizlerin, etnik ve mezhepçi sınırların ötesinde düşünme yeteneğimiz olmadığına işaret eden ölümcül bir zaaftır.